Ankara’nın manevî merkez oluşu, soyut bir inanç atmosferinden ibaret değildir. Bu merkezlik, doğrudan doğruya devletin meşruiyetini besleyen ahlâkî bir zemindir. Türk tarihinin uzun yürüyüşünde devletin yalnızca güçle ayakta kalmadığı, gücün ahlâkla dengelenmediği anlarda çözülmenin başladığı açıkça görülür. Ankara’nın tarih içindeki rolü, bu dengenin korunabildiği nadir alanlardan biri olmasıyla ilgilidir.
Devlet aklı ile toplumsal vicdan arasındaki mesafe açıldığında, siyaset sertleşir, hukuk zayıflar, merkez güvensizleşir. Ankara, bu mesafenin bütünüyle açılmadığı şehirlerden biridir. Bunun temel sebebi, burada siyasî kararların her zaman ölçü fikriyle birlikte düşünülmüş olmasıdır. Ölçü, sadece hukuk metinleriyle değil; toplumsal alışkanlıklar ve ahlâkî sınırlarla korunur. Ankara’nın uzun süreli yerleşim yapısı, bu sınırların kalıcı olmasına imkân tanımıştır.
Bu durum, fetret gibi zor dönemlerde daha net biçimde ortaya çıkar. Merkezî otorite zayıfladığında, hukukun yerini keyfîlik alabilir. Ancak Ankara’da görülen tablo, tam bir başıboşluk değildir. Toplumun kendi iç dengeleri, ahlâkî sınırlar ve manevî referanslar, siyasal çözülmenin toplumsal bir çöküşe dönüşmesini engellemiştir. Bu engelleme, resmî bir kararın sonucu değil; yerleşmiş bir ahlâkın refleksidir.
Ankara’nın manevî iklimi, bu refleksi mümkün kılan unsurlardan biridir. Şehir, tarih boyunca dinî ve tasavvufî hayatın tamamen dışında kalmamış; fakat hiçbir zaman aşırılığın merkezi de olmamıştır. Bu ölçülülük, devlet–toplum ilişkisinde hayati bir rol oynamıştır. Aşırılık, devleti ya baskıcı ya da gevşek kılar. Ankara’nın taşıdığı manevî denge, bu iki uç arasında bir istikrar alanı yaratmıştır.
Bu alanın sembolik bir ifadesi olarak Hacı Bayram Veli’nin Ankara’da ortaya çıkışı ve burada kök salması, tesadüf olarak görülemez. Ancak burada tekrar altı çizilmelidir: Mesele tek bir şahsiyet değildir. Mesele, Ankara’nın böyle bir şahsiyeti taşıyabilecek toplumsal ve ahlâkî dokuyu barındırmasıdır. Şehir, irfanı siyasetin alternatifi değil, tamamlayıcısı olarak kabul edebilmiştir.
Bu tamamlayıcılık, Türk devlet geleneğinin en ayırt edici özelliklerinden biridir. Devlet, yalnız emir veren bir yapı değildir; aynı zamanda toplumun kabul edebileceği bir sınır çizmek zorundadır. Ankara’da bu sınır, zorla değil; ikna ve alışkanlık yoluyla korunmuştur. Bu nedenle Ankara, sert merkezler gibi korku üretmemiş; gevşek merkezler gibi dağılmamıştır. Bu orta hâl, Türk tarihinin kriz anlarında hayati bir rol oynamıştır.
Bu rolün yüzyıllar sonra Millî Mücadele döneminde yeniden belirginleşmesi, tarihî bir sürekliliğe işaret eder. Ankara’da kurulan yeni merkez, geçmişin ahlâkî birikimini bütünüyle reddetmemiştir. Aksine, bu birikimi yeni bir siyasal çerçeveye taşımıştır. Meşruiyet, yalnız askerî başarıdan değil; toplumun vicdanında karşılık bulabilmekten doğmuştur. Ankara, bu karşılığın üretilebildiği bir mekân olmuştur.
Başkentliğin kalıcı olmasının sebeplerinden biri de budur. Ankara, sadece kararların alındığı bir yer değil; bu kararların ahlâkî olarak taşınabildiği bir merkezdir. Devletin sert yüzü ile milletin beklentileri arasındaki denge, burada tamamen kopmamıştır. Bu kopmayış, Ankara’yı sıradan bir idarî merkezden ayırır.
Ankara’nın manevî merkez oluşu, bu nedenle geçmişte kalmış bir özellik değildir. Bu özellik, başkentlikten sonra da varlığını sürdürmüştür. Devletin modernleşme sürecinde yaşanan sert dönüşümler, bu şehirde bütünüyle köksüz bir kopuşa dönüşmemiştir. Ankara, geçmişle gelecek arasında geçişi mümkün kılan bir ara yüz işlevi görmüştür.
Burada Ankara’nın Türk tarihindeki yeri bir kez daha netleşir. Bu şehir, yalnızca siyasî kararların alındığı bir merkez değil; bu kararların meşru, ölçülü ve taşınabilir hâle getirildiği bir alandır. Bu özellik, onu başkent yapmaya yetmiş; başkent kaldığı sürece de anlamını korumasını sağlamıştır.