Eğer bir gün size sorarlarsa…
“Bu vatan kimin?” diye…
Gökdelenlerin camlarından cevap vermeyin.
Rezidans broşürlerinden, panel salonlarından, yuvarlak masa fotoğraflarından hiç cevap vermeyin.
Başınızı kaldırın.
Sıvasız, kerpiç, yamuk bir ev görün.
Kapısında albayrak asılıysa…
Cevap odur.
Bu vatan; sabah kalktığında ülkenin tapusunu değil, ekmeğinin derdini düşünenlerindir.
Isınmak için sobaya odun atan,
Elektrik faturasını iki kere kontrol eden,
Ama bayrağını bir kere bile sorgulamayanlarındır.
Bugün Türkiye’de bir tuhaflık var.
Kelime oyunları çoğaldı.
Masalar kuruldu.
Demokrasi deniyor, barış deniyor, eşitlik deniyor…
Hepsi parfümlü, hepsi cilalı, hepsi “iyi niyetli” görünüyor.
Ama ne hikmetse bu kelimeler ortaya çıktıkça,
Millet geri plana itiliyor.
Bayrak “sembol” oluyor.
Vatandaşlık “yeniden tanımlanıyor”.
Soralım:
Zaten eşit olan neyin eşitliği bu?
Zaten vatandaş olan kimden ayrılıyor?
Bu ülkede eşitlik yoksa,
o kerpiç evin içindeki adamdan başlayın anlatmaya.
Ama yok…
Anlatılan o değil.
Anlatılan masa başında başka.
Kâğıt üzerinde başka.
Sunum slaytlarında başka.
Ülkeyi bölemeyenler,
kavramları bölüyor.
Milleti parçalayamayanlar,
tanımı sulandırıyor.
“Eşit yurttaşlık” diyorlar.
“Demokratik barış” diyorlar.
Cümle güzel.
Niyet flu.
Bu topraklar kelimelerle yıkılmadı bugüne kadar.
Ama hep kelimelerle denendi.
Sevr de bir metindi.
Mütareke de kâğıttı.
Ve her seferinde,
sıvasız evlerin önünde duranlar bozdu oyunu.
Bugün yine aynı yerden soruyorlar.
“Bu vatan kimin?”
Cevap zor değil.
Bu vatan;
bayrağı indirmeyenlerin,
adıyla oynatmayanların,
millet tarifini pazarlık masasına koymayanların.
Masalarda yazılanlar geçer.
Paneller dağılır.
Konferans afişleri solar.
Ama o ev…
O kerpiç ev…
Ve önündeki albayrak…
İşte o kalır.